Fransa’nin 1980’li yillarda Ermeni teror orgutleri ile iliskisi: PULAT TACAR

pulat tacar
Pulat Tacar <tacarps@gmail.com>

Degerli meslekdaslarim, dostlarimFransa’nin 1980’li yillarda Ermeni teror orgutleri ile iliskisi  konusunda  yazilmis bir kitap (bolumu) ceviri ozetini  ekte sunuyorum.Aslinda bu kitap  (bolumu) ozetleri  dort tane. İlk ucu   bilgisayar  ortaminda degildi. (  O cevirileri yaptigim  donemde bilgisayar yoktu) Ermeni Arastirmalari Enstitusu ilk uc yaziyi  simdi  bilgisayara gecirecek ve  peyderpey yayimlayacak. Ekteki ceviriye 20 kusur yil once baslamisim. Simdi bitirdim. Bunu da yayimlanmak icin   “Enstituye” veriyorum. Ama yayimlanmasini beklemeden, bir kac arkadasimla paylasmak istedim. Zira aradan yaklasik 30 yil gecmesine ragmen, bugun de tuylerimi diken diken eden bir anlati bu.Fransa b ASALA’ya “Amerikali ve İsrailli diplomata  ve Fransa cikarina dokunma”  Gerisine atis serbest.”  diyor  Sonunda ,Orly  katliami  yapilinca  “dur bakalim” diyorlar. Ama  cepheyi Avrupa Parlamentosuna  ve  kendi parlamentolarina taşiyorlar. Bir devlet nasil olur da boylesine canavarlasabilir? Hakli  olarak “n e beklemekteydin ?” diye soraniniz olacak.  Ben,   o donemi , -isin bu derecede vahim oldugunu bilmeden-  alanda  mucadele yuruten biri  olarak,  -meslekdaslarimiz, arkadaslarimiz, vatandaslarimiz, teker  teker sehit edilirken-, Fransa Hükumetinin  ASALA ile  yaptigi anlasmalarin boylesine gozu kara ve insafsiz olabilecegini  tahmin edemedim. Oysa, Buyukelcimiz ismail Erez’in katlinden, Baskonslosluk saldirisindan  ve diger suikastlerden  sonra  tahmin etmem gerekirdi.( Suikastten sonra, Buyukelcinin  vuruldugu yerden  hastahaneye ve morga naklinin  ve kullanilan malzemelerin parasini da  bizden istemisti Fransa.)   Biz buna karsi ne yaptik, ne onlem aldik ? Diger muttefikler ne yaptilar? konulari  ayri burada ayrintisina girmeyecegim) Olayları alanda  bizzat yasadim, zira o sirada  her ay, bir haftami  Avrupa Parlamentosunda, Strasbourg’da geciriyordum. Fransizlarin A.P.na sundugu  soykirimi tasarisi icin Flaman  asiri milliyetci (sarhos) Vandemeulebroucke rapor hazirlamaktaydi ve  kendisinin yaninda  surekli olarak bir ASALA militani “parti komiseri” olarak bulunuyordu. Her gorusmemize katiliyordu ve susuyordu bu militan . Yunan istihbarat  servisi ajanlari da  yanimizdan ayrilmiyordu. (Benimle gelen yigit arkadasim  Buyukelci Cetiner  Karahan’in yaptiklarini anlatsam   cok sasirirsiniz)Hazirlanan karar tasarisi once Komisyonda iki kez oylandi ve  iki kez reddedildi. Sonra  baskani degistirdiler  ve parasutle yeniden ayni komisyona tum kurallar cignenerek  yeniden getirdiler tasariyi (Oysa oylanarak reddedilen bir tasari yeniden getirilemezdi tuzuge gore). Ama kural tanimayan,  gozu donmus  bir gucle karsi karsiyaydik. Buna ragmen,  tum “soykirimi” atiflari  yogun calismalarimiz sonunda  metinden  Komisyon gorusmelerinde  cikarildi (Bunu anlatan Le Monde gazetesi kupurleri  elimde)Genel Kurulda  ise Avrupa Parlamentosu binasi  fiilen Ermeniler tarafindan kusatildi. Parlamentonun icinde bulunan  bir Alman milletvekili  silahla tehdid edildi.Adi gecen bunu parlamento kursusunde  dile getirildi. Fransiz baskan kendisine guldu.Teror tehdidi karsisinda  lehimizde oy verecek parlamenterler kactilar. Karar  Fransizlarin istedigi gibi  yeniden degistirildi …Veee  butun bunlar Fransa  Hükumeti tarafindan  organize edildi.O donemde Avrupa parlamenterlerine  yazdigimiz  yazilar ve Fransizca-İngilizce olarak dagittigimiz raporlar bir  cilt kitabi doldurabilir.  Bu ugrasilarimiz  nedeniyle, ben ve oraya gelen arkadaslarimiz hakkinda   “infaz” kararinin  neden alinmadigina simdi bile sasarim.  Hakkimizda o karari  almis olsalardi, kendilerini engelleyecek bir sey yoktu. Tavuskusu gibi ortadaydik,  yani kolay hedeftik. Anlasilan , Fransa  bu meseleyi siyaseten  cozecegiz  sozunu verdi ve karsiliginda  Fransa topraklarinda  suikast yapmalarini engelledi.Ben  dosyalarimda  duran bu calismalari  yayimlama kararini ,  bir ay kadar once  Ankara’da sehitlikteki torende , sehit edilerek   aramizdan kopartilan  sevgili meslekdaslarimi  dusunurken  verdim.  Orada, biz  Monser Dinozorlar ile  bir sehit ailesi  mensuplari  – torenin-  yan tarafinda  oturmaktaydik. ABD Buyukelcisi v e bazi diplomatlar karsidaydi. Fransiz sefirini goremedim.On- yirmi  santim kadar onumuze   konuslanan ve  elbette  “bizi koruımak icin  duvar oren” degerli medya mensuplarinin “neticeleri ile” neredeyse temas halindeydik.  Vatan , Millet, Sakarya  konusmalari yapildi.  “Dinozor Monserler”  adina orada bulunan en yaslimiz    Ertugrul Ciragan  celenk koyacakti. Herhalde   fazla goruldu, yani rahatsiz olmasin diye dusunulmustur. “Oraya, biri sizin adiniza birakir” demislerdir. Sarik Ariyak’in mezari sehitlige ilk gelen oldugu icin farkli.  O kadar soyledik,  yaptiramadik. İlahi sevgili Sarik,  mahsus yapiyorsundur….İste   biz de  gecmisi  boyle hatirlayalim  ve  ” unutmayalim”    dedim  ; paylasmak istedim. Ben gittiken sonra  elbette  cope atilirdi bu  kagitlar ve  anilar..Vaktiniz olursa  ekteki metni okuyun   derim…Hosca kalin.Pulat Tacar==================================

Pulat Tacar

Kitap Özeti

Jacques-Marie Bourget ve Yvan Stefanovitch adlı Fransız gazeteciler,  1986 yılında,  başlığının çevirisi  “Çok Özel İşler”[1] olan  bir kitap yayımladılar.  Kitabın “Ermenilerle yakın dostluk döneminin sonu” bölümü,   Fransız Hükumetinin  Ermeni teroristlere  1980’li yıllarda verdiği  ödünlere ayrılmış . Bu bölümün çeviri geniş özetiini ASALA teroristleri tarafından şehit edilen  meslekdaşlarımızı, ailelerini ve vatandaşlarımızı  saygı ile anarak  sunuyorum.

Giriş bölümü ; Sahife : 17(Çeviri özeti)

“ Bazen, Başbakanlığın ve İçişleri Bakanlığının  yaptığı  tercihler, ASALA tarafından  Orly havaalanında  15 temmuz 1983 günü  yapılan  terör saldırısında oldugu gibi acaip sonuçlar da verdi. O saldırıda 8 kişi ölmüş, 54 kişi yaralanmıştı.

O baskını izleyen  ginlerde  polis tarafından yapılan  baskınlarda  Ermeni asıllı elli bir kişi göz altına alındı. Dördü dışında  serbest bırakıldılar; ikisi  hakkında saldırıya katıldıkları gerekçesi ile dava açıldı. Türk asıllı olan, ancak dosyalarında bir şeye rastlanamayan  öbür iki Ermeni  hakkında  ne yapılacağı bilinemedi. Bunlar zorunlu ikamete bağlandı. Bu iki genç adam ve dokuz polis müfettişi,  (şarabı ile tanınan)  Quincie -en- Beaujolais’de  iki yıldızlı Mont-Brouilly otelinde kaldılar. 1983 yılı sonunda,  bu iki “zorunlu”  turistin konumu  sorun  oluşturdu.  Zira, Sosyalist Partinin kongresi  Bourge en Bresse  kentinde yapılacaktı. Bunların oraya yakın bir yerde kalmaları mümkün değildi. Ermenilerden bir tanesi  serbest bırakıldı; ikincisi başka bir  “şarap  bölgesine ”  Courcelles-en- Beaujolais’ye götürüldü ve polislerin kendisinden sıkılmaya başlayacakları günü beklemeğe başladı…..”

“Ermenilerle  “yakın  dostluk” (idil)   döneminin sonu”[2]  Sh: 115-135 

(Çeviri özeti)

1981 yılının sonbaharında…. Beyrut’taki çatışmalar nisbeten azalmıştı…. Oraya yollanmış  gazeteciler ülkelerine dönmeğe başlamışlardı; orada  tüm sene nöbet tutan gazeteciler  kalmıştı ve Agence France Presse bürosunu merkez tutmuşlardı….

Benim Beyrut’a gitmemin nedeni  Lübnan iç savaşı değil, Fransa’yı ilgilendiren ve (kendi) savaşını Fransada  sürdürmeye karar vermiş olan  ASALA  (Ermenistan’ın Kurtarılması Gizli Ordusu)  idi. Bu yer altı ordusunun  şefleri ve askerleri  Lübnan’da  bulunduğundan, onlarla görüşmek amacı ile Beyrut’taydım.

Geçen 24 Eylül 1981  günü sabahı,  Van  adını kullanan   ve dört kişiden oluşan bir komando grubu, Paris’te Hausmann Bulvarında,  dairelerin açılma saatinden  hemen sonra,  Türk Konsosluğuna saldırmışlardı. Saldırganlara karşı koymağa kalkan bir  güvenlik görevlisi  kısa mesafeden  atılan bir kurşunla öldürülmüştü. Konsolos göğsünden yaralanmış, altmış iki kişi bütün  gün rehin alınmıştı; o gençler daha sonra  teslim olmaya karar vermişlerdi.

Olay yerindeki  polis güçleri, Broussard ve Leclercq  adında iki komiserin emrindeydi ve bu ikisi, sosyalist hükumet tarafından atanmış  olan yeni patronlarının  emirleri gereğince basının o güne kadar pek alışık olmadığı bir sabır ve nezaketle hareket ediyorlardı.

Polis, bu olaydan  iki ay geçmeden….  Orly Havalimanında  Dimitriu Georgiu  adında Kıbrıs pasaportlu bir Ermeniyi yakaladı. Bu ASALA militanı kendi iradesi  dışında  kıstırılmıştı. Bindiği uçak bir arıza nedeni ile zorunlu iniş yapmıştı. İşte, transit yolcusu bu  Ermeninin yakalanması  Hükumet ile polis arasındaki büyük  bir kavganın  başlangıcı oldu.

Aslında, görevliler,  Dimitriu Georgiu’yu  raslantı sonucu değil,  bir yabancı polis servisinden  gelen  ihbar üzerine yakalamışlardı. Polisler genç adamın bir Ermeni militanı olduğunu biliyorlardı. Paris’te Türk Konsolosluğuna yapılan saldırıdan beri ASALA Avrupa’da saldırılarını sürdürmekteydi. Bundan bir ay önce, bir ASALA tetikçisi, Roma’da görevli  bir Türk diplomatını (Gökberk Ergenekon, Ç.N.) katletme girişiminde bulunmuştu. Saldırıya uğrayan diplomat kendisini savundu ve saldırganı yaraladığını söyledi….Interpol’den gelen bir teleks  tüm polis örgütlerini  uyarmıştı.

Havalimanında bir restoranda yemek yerken göz altına alınan Georgiu, Hava Sınır Polisi karakoluna götürüldü  ve orada  ASALA militanı olduğunu  derhal kabul etti. Adı geçen,  bu itiraf üzerine elinde Interpol’den gelen teleksle  kendisini bekleyen  Komiser Marcel Leclercq’in bulunduğu,  Paris’te 36, Quai des Orfevres adresindeki   Polis Merkezine sevkedildi.

Georgui’dan soyunması istendi. Bu zorunlu yaprak  dökümü, polislerin varsayımını doğruladı: Ermeni kolundan yaralanmıştı. Polisler, bu kişinin Roma ‘da öldürülmek istenen Türk diplomatı olayının faili olduğuna kanaat getirdiler. Uzman bir doktor, yaranın  ateşli silahtan kaynaklandığını   doğruladı.

Aynı  zamanda, pasaportunun incelenmesi, Suç Bürosunda çalışan aynasızlara (fransızcası: flic”) yeni bir ipucu verdi:  Georgiu’nun belgesi,  Paris’te 30 Ekim 1980 tarihinde Copernic  sokağındaki   sinagog saldırısının faillerinden biri olan  Alexander Panadryu’nun pasaportunu anımsatmaktaydı.  Bu pasaport ta  300.000  seri numarası  taşıyordu.  Bir yıl süren araştırma  sonucunda, polisler, bu belgenin Atina’nın kenar mahallelerinden birindeki  bir kaçak  basım evinde imal edildiğini  saptadılar. Kaçakların çoğu ve bazı gangsterler buradan beslenmekteydi. Komiser Leclercq  bu bulguları amirlerine  aktardı.

Ermeni’nin yakalandığı duyurulan  Başsavcı Pierre Arpaillange, dava açmamaya karar verdi.  Savcılıktaki diğer meslekdaşları gibi, onun da kendisine manevra alanı bırakan bir  “siyasal takdir” yetkisi vardı. Savcı, bir adam hakkında açılacak davanın, adaletin yerine gelmesinin sağlayacağı yarardan  daha fazla sorun çıkaracağını  düşünürse, gözlerini yumabiliyordu.

Tesadüf ya,  danıştığı, Başbakanlıktaki nöbetçi  görevli de, Hükumetteki en üst hiyerarşik âmirine  sorduktan sonra  aynı kanıyı paylaşmıştı. Paris civarındaki Créteil savcılığı , Orly, kendi görev alanında bulunduğundan,  polislerin hazırladığı  dosyayı  dolaba kaldırmağa karar  verdi ve Dimitriu Gerorgiu’yu  serbest bıraktı. Bu kişi 13 Kasım tarihinde salıverildi. Beyrouth’a gidiş  bileti vardı, ama o  saatte  o yöne bir uçak yoktu.  Ermeni, bir sonraki uçuşu beklemek üzere Orly’de geceledi. Gözaltı sırasında  emanete alınan 10.000 İsviçre Frangı kendisine  iade edildi.  ASALA’nın mücadelelerini  anlatan belgelerle dolu olan bavulu  geri verildi. Adının Avedesiyan  Haçik olduğunu, Türkiye’de doğduğunu ve Lübnan’da yaşadığını söyleyen  kaçak adam  rahatça uykuya daldı.

Ancak, o sırada Kriminal  Polis bürolarında  bir iç isyan başlamıştı. Leclercq ve ona bağlı “aynasızlar”,Paris’teki Copernic  sokağı  sinagog saldırısına bizzat katılan biri olmasa bile,  devleti  sarsan bu konuda çok şey bilen bir kimsenin  çekip gitmesine izin verildiği kanısındaydılar.

Bir grup polis müfettişi  bu  dosyayı  basına “sızdırmağa” karar verdi. Ve, o Cuma gecesi saat 22’de  Agence France Presse, Georgiu  olayı ile ilgili polis görüşünü özetleyen bir haberi yayımladı.. Başbakanlık’ta (Matignon’da) ve Adalet Bakanlığında görevli olan nöbetçiler  o gece dinlenemediler. “Yeni devlet” ile polisler arasındaki bu takışmaya  onurlu bir çözüm bulmak gerekiyordu.

Çözüm, geri  adım atmaktı. Georgiu  ne olup bittiğini  hiç anlayamadan, kendini yeniden Orly’den alınmış ve Créteil Mahkemesi hakiminin karşısına  çıkarılmış buldu. Mahkeme ilk aşamada, zanlı   hakkında sahte pasaport kullanmaktan  dava açtı  ve yargıç Bayan Bregnan   sanığın tutuklanmasına karar verdi. Ermeni  Fresnes hapishanesine yollandı.

Başsavcı Pierre Arpaillange bir kez daha harcandı. Cumatesi günü saat 11.50 de Adalet Bakanlığı  atılan  geri  adımı bir basın bildirisi ile izah etmeğe çalıştı:” Georgiu’nun serbest bırakılmasından sonra yapılan incelemeler ve dosya içeriği, tutuklanmasını gerekli kılmıştır”.

……Polis müfettişlerinin çoğunluğunun üyesi olduğu SNAPC sendikası bir karşı bildiri yayımladı: “ Sendikamız, silahlı ya da silahsız teroristlerin ulusal topraklarda dolaşmaları konusunda sağlanan kolaylığı protesto eder. Yasal  ve idari yönergelerin uygulanmasına sahip çıkacağız. Mevzuata riayet edilmemesinin, 1978 yılındaki Irak Büyükelçiliği olayında  arkadaşımız Jacques Capella’nın ölümüne neden olduğunu  anımsamaktayız.” ( Müfettiş Capella, Irak Büyükelçiliğindeki rehin alma olayında Irak Büyükelçiliğinin diplomatik dokunulmazlığa sahip  güvenlik görevlilerince öldürülmüştü)

Başsavcı, “bir gün önce”-yani Georgiunun serbest bırakıldığı  13 Kasım günü- “henüz yapılmamış olan bir sentezden” söz ederek  gerginliği   azaltmağa  çalıştı. Başsavcı , polisleri görevlerini ihmal etmekle  suçlamadı; zira  Kriminal Polisteki bazı aynasızların “Georgui’yu serbest bıraktıran yüksek düzeydeki kişilerin” adlarını açıklamağa hazırlandıkları  öğrenilmişti.

Başbakanlıkta, Başbakan Pierre Mauroy’nın  -Adalet,Kamu özgürlükleri ve İnsan hakları- danışmanı olan Louis Joinet  birden bire güç durumda kalmıştı. Hükumet  sosyalistlerin iktidara gelmesinin otomatik olarak terör tehlikesini ortadan kaldıracağı varsayımından  hareket ederek, (Başbakanlığa) Matignon’a bağlı  savcıları, şiddet hareketlerine başvurabilecek çeşitli gruplarla diyalog kurma konusunda görevlendirmişti. Cumhurbaşkanlığına (Elysee’ye) bağlı başkaları ise ,  “Action Directe” (Doğrudan Eylem) terör  örgütü ile temas kurmuşlardı  ve   bunların   Ermenilerle konuşarak, Ermeni komandolarının  Fransa’yı  teröre eylemlerinin dışında bırakmalarını sağlamalarını  istemekteydiler.

Çok daha sonra, 7 Aralık 1983 tarihli, Quotidien gazetesinden öğrenildiğine göre,   Jean-Louis Remilleux ( gazeteci),  adını vermeyen önemli bir Ermeni militanla görüşmüştü. Görüşme konusu ASALA ile Fransız Hükumetinin ilişkileriydi.  Gazeteci, militanın ağzından şunları yazdı:“ Bir gün Başbakan Pierre Mauroy’nın danışmanı Louis Joinet benimle temasa geçti; bu kişi, ciddi, zeki ve açık bir görevliydi; Ermeni arkadaşlarımla  bir anlaşma yapılması olasılığından söz etti”.  Remilleux’ün anlattığına göre, bu ayrıcalıklı  muhatap,  daha sonra gizli Ermeni  hareketinin tanınmış bazı liderleri ile görüştü ve  Pierre Mauroy’nın sağ koluna Ermenilerin isteklerini  aktardı. Başlangıçta çok basit bazı talepler söz konusuydu; bu istekler, Paris’teki Türk Konsolosluğu baskınında tutuklanan dört Ermeninin Fleury-Merogis hapishanesindeki  koşularının düzeltilmesindan başlıyor ,  lehlerine  “siyasal tutuklu  statüsü” yaratılmasına  kadar uzanıyordu.  Yavaş, yavaş,  (Başbakanın danışmanı) Joinet ile sürekli temas  halinde bulunan Ermeniler, Fransa’nın 1915  soykırımının tanınması (Türkler  birbuçuk milyon Ermeniyi katletmişti)  konusunda tutum  almasını istediler . Bunun üzerine, Resmi Gazetede Claude Cheysson’un, Ulusal Parlamentoda Gaston Deferre’in  ve başka Bakanların  aynı mealde, karmaşık  beyanatları ortaya çıkmağa başladı. Ama o sırada Marsilya’da Kevedjian hadisesi oldu. (Bu kişi İsviçre yargısı tarafından, Bern’deki Türkiye Büyükelçisine  yöneltilen  suikastın failleri,nden biri olarak aranmaktaydı). Ermenilerle temas kuran kişi,  Joinet’den   “siyasal  yönü ağır basacak  bir dava” düzenlenmesini  ve  zanlının hafif bir ceza almasının sağlanmasını, yoksa “barutun altına  ateş atılacağını”  belirtmişti.  Bunun üzerine, “akıllı” bir mahkeme başkanı arandı. Bulundu ve Kevedjian davası  mutlu  sona bağlandı. Savcı sekiz yıl hapis cezası istedi; sanık iki yıl hapse  mahkum edildi ve serbest bırakıldı. Ancak, Hükumet Joinet’nin  müzakereleri yürütme görevini  sona erdirdi, zira, basın bu kişinin  gizemli faaliyetlerini  açıklamıştı.

O sırada, merkezi Beyrut’ta olan ASALA’nın lideri   Agop Agopyan, 2 Ağustos 1982 tarihinde, Matin gazetesine verdiği bir mülakatta, Fransa ile kendileri arasında yapılan   pazarlıklar hakkında  şu bilgileri verdi : “ Fransa ile yapılan anlaşmaya gelince, Orly Grubunun bu kadar ayrıntılı açıklamalar yapmasından üzüntü duyuyoruz  (Orly Grubu, Paris Havaalanında  Georgui Dimitriu’nun    tutuklandığı gün kurulmuştu) Bir Fransız  yetkilisi, Fransız-Ermeni  uzlaşmazlığının çözümünde büyük bir rol oynamıştır. Biz bu konuda tarihe hesap veririz. Dimitriu Georgiu’nun tutuklanmasından üç-dört gün sonra, bu kişi bizimle hala Paris’te  bulunan bir Ermeni arkadaş vasıtası ile temasa geçti. İlk temasımız Kasım 1981 de oldu. Orly (grubu) hiç bir zaman  doğrudan temas ihtiyacını duymadı. Tüm telefon görüşmeleri tarafımızdan  ses bandına alındı; bunların kopyaları Orly’e verildi.  Fransız yetkilisi ile   son temasınız 13 Temmuz 1982 günü  oldu; bu Viken Çarkhutyan davasından on gün önceydi. (Çarkhutyan Pariste Roissy’de 6 Haziran 1982 günü yakalanmış olan Amerikan asıllı bir Ermenidir)  Fransız Hükumeti bu  kişiyi  serbest bırakma sözünü vermişti; sözünü tutmadı…”

Hukumet  üyeleri arasından,Fransız Devletinin Ermeni davası ile dayanışma içinde olduğunu açıklayan ilk şahıs Charles Hernu’ dür. Savunma Bakanı olan bu zat, 10 Ekim 1981 tarihinde Rhone  Vilayetinde Decines’de Ermeni Kültür Evinde,  Ermeni toplumuna  Türk servisleri tarafından yapıldığı iddia edilen  bazı saldırılardan  sonra söz alarak şunları söyledi:

Kendilerinin Avrupa’ya at olduğunu söyleyen  ve benim  NATO’ya maalesef  üye olduklarını belirteceğim kimselerden aldığınız tehditler karşısında,   onurlu ve disiplinli  toplumunuz içinde  kendinizi savunma komiteleri   oluşturmayın , zira  tırmanmaya yönelmek tehlike yaratır….. Saldırı olunca, her zaman, saldırıyı kimin yaptığını  sormak gerekir. Soykırımından kurtulan  halk mıdır Türklere saldıran, yoksa Türkler midir saldırgan? Yahudiler konusunda bir Alman Başbakanı  Nazi suçları konusunda  özür dilemek için diz çökmüştü…..”

Fransa’da, özellikle Alfortville’de, Issy les Moulineaux’da,  Lyon ve Marsilya bölgelerinde  üçyüz bin kadın ve erkek Ermeni yaşıyor. Bu  toplum, seçmen potansiyeli açısından önemli bir  gruptur. Charles Hernu’den bir kaç ay sonra, Gaston Deferre’de Ermeni mücadelesinin  destekçiliğine soyundu ve şunları söyledi:” Fransa, davanızda galebe çalmanızı  sağlamak için size yardım edecektir.  Fransa, kendi yönünden, Ermeni halkının maruz kaldığı soykırımını  tanır”.

İçişleri  Bakanı, ayrıca,  Türkiye tarafından 1915’te yapılan  soykırımının anısına  Paris’te bir  anıt dikilmesini desteklediğini de söyledi. Bu talep, ASALA ile  Matignon  (Başbakanlık Ç.N.) arasında yapılan anlaşmada da yer alıyordu. Bu gizli ordu, anıtın Champs Elysees ’de dikilmesini  talep etmişti.  Hükumetin Ermeni dramı konusundaki   duyarlılığı,  Fransız İstihbarat  Teşkilatının ( Renseignement Généraux)  Fransa’daki ASALA’ya destek hareketine  dahil olan Şahin adında   bir  Mısırlı’yı kullanmasını   engellememişti. ASALA genç  Fransız Ermenileri  suikast düzenlemeğe sevkediyordu.

Fransız Hükumetinin köşeye sıkışmış olduğu, bu  kararsız ve  biraz muğlak   dönemde  Beyrut’a ulaştım. Fransa Hükumetinin  ASALA ile  yaptığı anlaşma  ve Ermeni toplumu ile  iyi ilişkileri, polisin Dimitriu Georgiu’u mahkun ettirme isteği nedeni ile  tehlikeye girmişti. ASALA’nın Lübnan’da bir  eğitim kampı  ve muhtelif büroları  bulunduğu söylenmekteydi, ama örgütün yeri  belli  değildi;  gizliydi. ASALA militanları ile temas etmek için  iz sürmek gerekiyordu ve  en önemli silah  , sabırdı.

Kaldığım Commodore Otelinde  gazete bayii iri yarı, nazik bir  Ermeniydi. Ona ASALA ile nasıl temas kurabileceğimi sordum. Bana, her hafta  “gizli”  elemanlarından birinin uluslararası  gazeteleri satın almak için geldiğini söyledi.  Bir mektubumu onlata  iletmeyi kabul etti.

Öte yandan, Agence France Presse’in Beyrut’taki Bürosunun patronu  Xavier Baron, ASALA’nın, Lübnan’ın aşırı sol eğilimli radyosu olan  ve Marksist Leninist  lider Zuheyr Alkatip tarafından yönetilen İşçilerin Sesi Radyosunda bir yayın  dilimine sahip olduğunu söyledi. Yürüyerek, deniz kenarında, bir Peugeot garajının ardındaki  çıkmaz sokakta,  radyonun bulunduğu binaya gittim. Esmer bir hanım beni karşıladı. Eğitimini Fransa’da yapmış. Masasının üstünde kalaşnikoflu ihtilalci posterleri duruyordu. Randevu talebimi “ASALA’lı Kardeşlere” ileteceğini söyledi.

Çeşitli temas zillerinin çalmasını beklerken Beyrut’ta Ermenilerin çoğunlukla yaşadığı Burc Hammud’a gittim. ….Burası karanlık sokakların olduğu ve pencerelerinde bekleyen silahlı kişilerin  her  geçene ateş ettikleri şoförüm tarafından belirtilen  bir muhitti. 1915 katliamını takiben , Suriye ve İran’da  dolaştıktan sonra, hayatta kalan Ermeniler denize ulaşmışlardı. Bu Hristiyanlar, Maruni  topraklarımna yerleşmişler ve  bir küçük Ermenistan kurmuşlardı…..Oraya  Pazar günü  gittim ve kilisedeki ayine katıldım…..

Kilise ile  Sosyal Demokrat Daşnak Partisi burada Hükumetin yerini dolduruyordu. Dar yollardan “Kilikya’mı  yeniden görmek istiyorum” veya “Seneye Erivan’da” gibi şarkılar yükseliyordu; bunlar kaybedilmiş bir ülkeye geri dönmenin rüyasının görüldüğüne işaret etmekteydi. Konuştuğum ileri gelenler  aynı  söylemi paylaşıyorlardı : “Basit bir şeyi bilmeniz  lazım. Bir sokağın  köşesinde  öldürülmüş bir Türk bulursanız, bu bir  Ermeninin eylemidir.Ama Fransa’da bir bomba patladığında,  bunu  üstlenen Ermeniler  sadece  gaspedicidirler. (usuppateur). Onlar bizim halkımızdan değil”,

Nihayet, yerel Ermenistan’da bir hafta kadar süren etnografik gezintimden sonra , adını vermeyen biri  otelime telefon etti ve  “Burc Hammud’daki reaksiyoner  Ermenilerle  görüşmeyi kesmemi “ benden istedi. Ben de “ İyi,  o halde   zaman kaybettirmek yerine, bana bir randevu tesbit edin. Nihayet sizinle görüşeyim” dedim. “Size daha sonra telefon ederiz” cevabını verdiler.

Ertesi gece,  karanlık sokaklardan  geçerek  İşçilerin Sesi radyosuna yollandım. Oradan biri beni yönlendirecekti. Beni  4 L tipi bir araba ile Loulou  lakaplı   biri beklemekteydi. İngilizcesi de arabası gibi kötü durumdaydı.

Benimle  birlikte  gelen fotografçı William Stevens ile birlikte arabaya bindik. Loulou, içi silah dolu bu araba müsveddesini deli gibi, kullanıyordu.  … Yoldaki barajları güçlük çekmeden geçtik: herkes şoförümüzü tanıyordu. Adeta yıkıntı  haline gelmiş olan binalarla dolu bir sokakta  durduk. ASALA’nın binası,  önünde  yanyana sıralanmış  merdivenli itfaiye arabalarının  bulunduğu itfaiye binasının karşısındaydı. Binanın girişinde patates çuvalları vardı ve bunların ardında  silahlı adamlar duruyordu.  Meşalelerin aydınlattığı merdivenlerden  yedinci kata çıktık.  Girdiğimiz yerde  silahlar, kahramanların portreleri, afişler, üstüste yığılmış kitaplar,  el yapımı telefonlar, ….radyolar…üç ayaklı iskemleler vardı. Ev sahiplerimin başında siyah  kukuleta bulunuyordu Sadece  fotografını gördüğümü  anımsadığım  Alex Yenikomşuyan’ın  sakallı yüzü  açıktı.  Bir İsviçre otelinde bomba yaparken, bomba elinde patlamış , genç Ermeninin bir kolunu koparmış, ayrıca onu kör etmişti. Bu kimse hapishaneden  çıktıktan sonra Beyrut’taki  Ermeni toplumunun  kahramanı olmuştu.

Sinirli bir adam telefonda, uzaklarda olduğu anlaşılan  muhatabı ile  bağırarak  konuşurken yarım saat  kadar bekledik. Daha sonra kukuletalı üç kişi ile Yenikomşuyan uzun  bir masanın başına geçtiler. Biz karşılarına oturduk. Söyleşi başladı.

Önce bana, bir gazetecinin ilk kez ASALA merkezine ayak bastığı anlatıldı; tüm konuşmalarımız  ses bandına  alınacaktı, fotograflarımız çekilecekti ve bunlar ASALA  dergisinde yayımlanacaktı.

Fiiliyatta  sadece Agop Agopyan konuştu , Yenikomşuyan ise  çevirmenlik yaptı.

–          Son Eylül ayında, Türk Konsolosluğuna komando  saldırısı yapmak için  neden Paris seçildi? Bu Fransa ile olay  çıkarmak istemek anlamınan geliyordu.

–          Cevabı hayır. Biz bu operasyonu planladığımız zaman, bir intihar komandosu olarak düşündük. Yolladıklarımızın Konsolosluktan canlı çıkmaları ihtimalinin çok düşük olduğunu biliyorduk. Yani,  Fransa ile problem çıkarma niyetimiz yoktu. Adamlarımız Paris’te ölecekti. Operasyon yapıldığında, beklenmeyen bir şey oldu; Fransa arkadaşlarımıza  siyasi iltica   hakkı vermeyi önerdi ve bunun üzerine dört arkadaşımız teslim oldular. Böyle bir  vaat yapılmamış olsaydı, bugün Fransız makamları  ile ilişkilerimizde hiç bir sorun bulunmazdı. Oysa, o insanlar (Fransız makamları Ç.N:) şeref sözü v erdiler ve sonra  komandoları  hapse atarak  sözlerine  ihanet ettiler. Şimdi Fransa’ya çok ağır bir darbe vurabiliriz.  Sedat’a ne olduğuna bir bakın…. Hükumetinizin ilk adımı  hapishanedeki arkadaşlarımızın röportaj yapmalarına izin vermek olmalı. Onların bütün öyküleri gün ışığına çıkmalı. Ama  Hükumetiniz korkuyor.

–          Fransa’ya karşı  misilleme mi yapma hazırlığında mısınız  ya da Fransa ile müzakere mi  ediyorsunuz? 

–          Bizim,hiç bir hazırlık yapmağa ihtıyacımız yok, zira sürekli olarak istediğimiz zaman ve istediğimiz yerde vuruyoruz … Kimileri bize arkadaşlarımızın yakın zamanda  serbest kalacağını  ima ediyor… Maalesef  Fransız makamları çok  daha ileri gittiler . Yoldaşımız Dimitriu Georgiu’u da tevkif ettiler.

–          Neden Georgiu, Paris’te Copernic sokağındaki sinagogun önüne bomba koyan adamınkine  benzeyen bir pasaport   sahibiydi?

–          Bu sahte pasaportlar her yerde satılıyor. Beyrut’ta, Fransa’da, Türkiye’de, Almanya’da, İtalya’da. Bu pasaporta sahip olmak çok kolay. Beyrut’taki fiatı 200 frank. Bir örgüte dahilseniz, siz de bulabilirsiniz.

–          O halde, Copernic saldırıısını yapanlar,  ihtilalci bir  hareketin elemanları mıydı?

–          Biz Copernic  olayını iyi biliyoruz; o iş  sizin bildiğinizi sandığınızdan çok daha karmaşık. Fransa’da Copernic konusunda  kuram oluşturanlar  alandaki manipülasyonlar  hakkında  ne biliyorlar ki?   Konu bizi ilgilendirmiyor. O hadise ile hiç bir ilgimiz yok bizim.

Saat  04 ‘te  top atışlarının gürültüsü devam eder  ve gün   aydınlanırken   ASALA merkezinden ayrıldık.  Agopyan  bana Fransa Hükumetine iletilmek üğzere bir mesaj verdi; bu  polis ve jandarma yetkilierine karşı yapılacak bir saldırı tehdidiydi.

Üç gün sonra  ekibimizin fotografçısı William Stevens, ASALA ‘nın Lübnan’da bulunan ve kırk komandonun sürekli olarak hazırlık yaptığı  beş   kamptan birinde   röportaj yapma iznini aldı.

Paris’ten ayrılacağım günün sabahı,  benimle ASALA adına temas kuran biri  otele telefon etti. Bana bir militanın uğrayacağını ve küçük bir paket vereceğini bildirildi. Bir saat sonra ulak otelin  lobisindeydi.  Bana kocaman bir bavul  gösterdi. İtiraz edecek zaman bulamadan kaçtı, gitti. Bu bavulu odama çıkardım ve açtım.  Fişler, kilolarca kağıt, çeşitli dokümanlar, fotograflar, planlar, çizimler ve  çok sayıda  ses kaseti  içeriyordu. Ne anlama geldiğini bilmediğim bu  kağıtları  Paris’e taşımam söz konusu olamazdı. Beyrut’tan ayrılmadan bu koca valizi Commodore otelindeki Ermeni gazete bayiine bıraktım; o ASALA’ya iade edecekti.

Lübnan uluslararası hava limanını, Fransız Hükumetinin ASALA liderleri ile doğrudan doğruya pazarlık yaptığı konusunda kesin kanaat  sahibi  olarak terkettim[3]. 24 Eylül günü Paris’teki Türk Konsolosluğuna saldırmış olan Van Komandosuna verilen söz,  siyasal sığınma verme vaadi, açıkça şaşkınlık vericiydi (ébouriffante). Bu vaad, Ermenilere teslim olmalar  sırasında yazılı olarak  yapılmış,  sonradan belge ellerinden geri alınmıştı.

Paris’e avdetimden bir kaç gün sonra, 9 Aralık tarihinde, Créteil’deki , 13 sayılı mahkeme, Dimitriu Georgiu’yu dört ay hapse mahkum etti ve cezasını tecil eyledi. Roma’da bir ASALA üyesinin saldırısına  uğrayan Türk diplomatı  Georgiu’yu olası  saldırgan olarak teşhis etmemişti. Öte yandan, Copernic saldırısını yapan komandonun bir üyesinin pasaportunun aynı olan pasaport  meselesi de  şimdi açıklığa kavuşmuştu: her iki belge de bütün Orta Doğuda dolaşan belgelerden  biriydi. Georgiu dosyasının  farklı  bir özelliği yoktu.

Georgiu, mahkemede  adının Avedisyan Haçig , yaşının 29 olduğunu söyledi ve   görkemli bir uslupla şunları dedi :”Benim durumum Ermeni halkının içinde yaşadığı çelişkili halin  bir örneğidir. Bütün Ermenilerin belgesi sahtedir. Kimilerinin Fransız, diğerlerinin Lübnan başkalarının Amerikan  veya Kıbrıs pasaportu vardır. Ama bir insanın gerçeği, kağıtlarında değil, o kişinin içindedir. Bu nedenle Ermeni halkı tarihsel Ermeni toprakları üzerinde yani Turkiye ve  SSCB’de  kendi kaderlerini  kendileri  tayin etmek için mücadele ediyor.”

Beyrut’a dönen Georgiu  gerçek kimliğini açıkladı: Monte Melkonian. ABD vatandaşı olan bu genç adam, Agop Agopyan ile birlikte ASALA’nın gerçek patronuydu. Şimdi Lübnan’a yerleşmişti ve Orly grubunun saldırılarını  organize ediyordu . Fleury-Merogis hapishanesinde bulunan  Van grubuna mensup dört kişinin serbest bırakılması için de mücadele ediyordu.

Nihayet, Fransız adaleti bu dört tutuklunun koşullarını iyileştirdi  ve Ermeni davasını Birleşmiş Milletlerde  öylesine kesin bir  şekilde  savunma konusunda ısrarcı olmaya karar verdi ki, 29 Ocak 1982 tarihinde  ASALA,  Fransa ile barış yaptığını resmen açıkladı . Paris Ermenilere şunu söylemekteydi: “ Ne isterseniz yapın, ama ne Fransız çıkarlarına   ve  İsrailli  ya da  Amerikalı diplomatlara   dokunmayın

Böyle bir uzlaşma, NATO üyesi olan ve  Batı dünyasının Sovyetler Birliği sınırındaki tamponu işlevini gören  Türkiye’yi  mutlu etmedi. Ayrıca , aynı  dönemde, Türkiyenin askeri diktatörleri ülkenin güney doğusunda 800 kişiyi tutuklamışlardı. Bunlar,  Ankara rejiminin dengesini bozmak amacıyla  hayata geçirilmek istenen   büyük bir Ermeni komplosuna katılmakla suçlanıyorlardı.  Gaziantep, İskenderun ve “Famagusta’da”   göz altına  almalar birbirini izlemekteydi. İşbirliği yapan görevliler Kürt kırsalına kaçıyorlardı. Türkler, Kıbrıs’ta, Overco Norethern Cyprus   şirketinin patronu olan  armatör   Musa Koyluyan’ı tutukladılar. Bu kişi,  Hollanda’dan başlayan, Lübnan ve Suriye’den geçerek, -Türkiye’deki  bir Ermeni  dağ komando örgütüne-  silah  sağlama işini organize etmekle suçlanmaktaydı

Ankara’da  solcu bir gazete olan Cumhuriyet şunları yazdı:  Fransa’daki Ermeni lobisi, ABD’deki Yahudi lobisi kadar etkili  hale gelmiştir.  Türkiye’deki tüm olaylar, Fransa basınına Türkiye’ye saldırma vesilesi olmaktadır.   Tarihsel  öc alma  hakkı talep eden bu ortaçağ tutumunu, hele bu tutumun batı zihniyeti ile nasıl bağdaştığını  anlamak güçtür”

Ermeni ateşkesi kısa ömürlü oldu:  Polis, 4 Haziran tarihinde ABD’den gelerek,  Lübnan’a gidecek olan  Irak pasaportlu bir genci   Roissy havalimanında  yakaladı. Bu adamın adı Vicken Çarkutyan’dı.

Bundan beş gün önce, Los Angeles’te bir Air Canada  uçak hangarında  bomba patlamıştı. ASALA  hemen  bu saldırının faili olarak tanımlandı, zira, bundan bir kaç gün önce bir Amerikalı  yargıç  o örgüte üye olan dört kişiyi    hapse atmıştı. FBI, aylardır  Çarkutyan’ın faaliyelerini ve ilişkilerini izlemekteydi. Ermenice yapılan bir telefon  konuşmasının içeriğini inceleyen polisler, Çarkutyan’ın    mezkur bombanın yapılmasına ilişkin ayrıntılardan bahsettiğini  saptadılar.

Ancak bu konuda  tetiğe geç basıldı…. Bu “aktivist”  28 Mayıs’ta ABD’den uçakla ayrıldı. Paris’ten transit geçiş yapacaktı. Fransız güvenlik görevlileri, ABD’li aynasızların  isteği üzerine,   Doğu’ya gidecek turisti transit salonunda yakaladılar. Bu şahıs, Air Canada hangarında patlayan bombanın yapımcısı olmakla , ayrıca, 26 Mayıs tarihinde Los Angeles’te Swiss Bank’a yerleştirilen bir bombayı  koymakla suçlamaktaydı.

Orly grubu, derhal harekete geçti. Paris’te Saint Michel mahallesinde  Sanit Severin kahvesinde bir bomba patlatıldı; bunu Saint Germain ‘deki bomba izledi. Hükumetin danışmanları ile  Cumhurbaşkanlığının danışmanları da ASALA örgütünün üyelerinin tutuklanmasını  onaylamamaktaydılar ve Beyrut’ta gölgede yaşamakta olan bu ordu ile diyalogu yeniden nasıl başlatacaklarını  bilemiyorlardı.

İlk  muhatap olan Louis Joinet’nin adı   ortaya çıkmıştı.  Başbakan Pierre Mauroy’nın yakınında bulunan bu kişi  vasıtasıyla  Başbakanlıkla yapılan anlaşmanın içeriğini Orly Grubu açıklamıştı. Bunu,  Quotidien gazetesinden Jean-Louis Remilleux  adlı bir gazeteci gerçekleştirdiği  bir röportajda  belirtti.. Gazeteci, Fransız uyruklu bir Ermeni lideri konuşturmuştu. Bu kişi, Louis Joinet ile Agop Agopyan arasındaki bağlantıyı sağlayan kişiydi:

“ 1982 Temmuz ayında, Orly Grubu  yeniden  tehdit edince,  yeni bir “müzakerecinin” beni ziyaret etmesine şaşırdım.  Bu kişi, Paris’teki  İstihbarat  Teşkilatının müdürü olan Mösyö Maguier’di. Bu adam bana kartını bıraktı ve Çarkutyan’ın  hiç bir zaman sınır dışı edilmeyeceğini[4]” belirtti. Nihayet, bu kişi , benden, Güvenlik İşlerinden Sorumlu Devlet Sekreteri (Kamu Güvenliği Müsteşarı)  Joseph Franceschi’nin  Özel Kalem Müdürü  Frederic Thiriez’e telefon etmemi talep etti.. Hoş bıyıklı bu kişi benimle muhakkak buluşmak istediğini söyledi. Bu yüksek dereceli memurla, farklı bir  müzakere başladı; bu kişi ASALA konusunda gerçek  anlayış sahibiydi. Bana gelince, ASALA’nın sürekli artan ve olağandışı  ısrarlı istekleri  nedeni ile  müzakerelerin dışında kalmak istedim ve Thiriez’den doğrudan doğruya Gizli Ordu ile temas kurmasını  istedim.”

“ İşte o andan  itibaren, durum  çığrından çıktı! ASALA artan bir şekilde  talepkâr oldu  Kamu Güvenliği Müsteşarlığının  sekreterliği ise  gittikçe daha fazla ödün verdi. ASALA’nın benim bilebildiğim son talebi,  kendilerine Fransa’da bir transit  alanı    verilmesiydi; burası, silahları ve tüm müştemilatı ile  örgütün bir arka plan üssü olacaktı:  burası kamu güçleri tarafından görece görmezden gelinecekti; kendileri de bunun karşılığında  Fransa’yı   cezasız  bırakacaklardı. Bir yıl sonra Mösyö Thiriez’in içine düştüğü  bu  korkunç girdabı gören yanında çalışan görevliler , dehşete doğru yapılan bu koşuyu durdurmak için beni görmeğe geldiler. O münasebetle, bunların büyük deneyimsizliğini ve  verdikleri sözleri tutmayarak çok sayıda masum insanı  ne büyük risklere attıklarını    ölçme olanağını buldum. Bu dönem, Mösyö Thiriez’in  Kamu Güvenliği Müsteşarı Joseph Franceschi’min maiyetinden  dışlanmasın ile sonuçlandı..”

Ermeni sorunları, bundan böyle  “özel  işaretli” bir dosya haline dönüşmüştü. Artık, polisin  inisyatif alma yetkisi kaldırılmıştı. Harekete geçmeden önce, hesap (haber) vermek zorundaydı. Aynasızlar denetim altındaydı. Böylece Şubat 1983 ‘te, Kasım 1981 ‘de Beyrut’ta tanıdığım  kuru ve söylemi  son decerede şiddet içeren Agop Agopyan, Fransa’ya geldiği  zaman,  Fransa İstihbarat Örgütü (DST)  onu izledi , ama yakalamadı. Oysa, bu kişi Fransa’ya karşı gerçekleştirilen  yirmi kadar suıikastın emrini veren insandı. Bu hususlar polis veya istihbarat raporlarında  kayıtlıyıdı, ama   adalet önünde  kanıt değerini taşımıyordu.

Agopyan Fransa’daysa, ASALA içinde  isyan homurtuları var demekti. Agopyan sertlik yanlısı kanadın temsilcisiydi. Her şey için  veya bir hiç için suikast yaptırmaktaydı. Herhangi bir ulusa karşı düzenlenebilen suikastlerdi bunlar. Agopyan  aşırı  kör terorizm taraftarıydı. Aslında, Suriye için çalışan bir ajan olmuştu.

Karşısında, “Ermenistan Ermenilerindir” söyleminin taraftarları bulunuyordu: bunların  lideri ise  “Dimitriu Georgiu” takma adlı Monte Melkonian’dı. Bunlar sadece Türklere ya da

Türk çıkarlarına  saldırı  çizgisini savunuyorlardı. Böylece ASALA hareketi ikiye bölündü. Beyrut’ta   bir seri hesaplaşma ve örgüt  içi “yargılama” yapıldı; bunu izleyen infazlar “gizli orduyu” böldü. ASALA  binasında  yaptığım görüşmeye beni götüren  Loulou takma adlı şoför  öldürüldü. Bir ara Agopyan da kendini ölmüş  gösterdi ve kendi cenazesini düzenledi. Bu  kendisi için  gerçekten ağlayanları herhalde saptama anı olmuştur. Yeniden kaçak hayata doğmak. Fransa’da  ASALA’ya ait eski  lojistik  üslerinden mahrum kalan Agopyan,  özellikle Marsilya’da yaşayan Ermeni toplumuna dayanarak  kendisine sadık bir ağ oluşturmak amacı ile  Fransa’ya bizzat gelmişti.

1982 yazında Fransa’da gerçekleştirilen ve  Orly Grubu imzasını taşıyan  suikastlar Agopyan ile Melkonyan arasındaki kopmanın işareti olmuştu.  ASALA  ile Fransız  taraftarları, altı ay boyunca,  adeta ittifakla gazetecilere  sürekli olarak şunu  söylediler: “ Orly Grubu bizim irademize  itaat etmeyen ve girişilerini bazen reddettiğimiz genç Ermeniler tarafından  oluşturulmuştur.”

Bunların hepsi yalandır. Orly ve ASALA tek ve aynı şeydir.  O söylem, terorizmi gizlemek için uydurulan bir bahanedir. 30 Temmuz 1982 günü, Oaris yakınında  Gagny’de Beyrut doğumlu   Fransız – Lübnanlı Pierre Gününyan hazırladığı bomba ile havaya uçtuktan sonra, kimse Orly Grubu ile ASALA’nın birbirinden farklı olduğunu ileri süremez, zira  Gülünyan  çok tanınan ve Agop Agopyan’a yakın olan bir militandı.

Lübnan’da, Melkonyan    söyleşiler  yapıyor  ve orada  Orly Grubunu yani ASALA’li kardeşlerini, “faşist eğilimli aşırı sağcı grubu” olarak tanımlıyordu. Aslında, Melkonyan’ın eleştirilerinin hedefi Orly Grubunun büyük şefidir.  Şimdi, topraklarının kurtarılması görüşünün savunucusu olan  ve Suriye hesabına gözü kör terör eylemi yapmayı reddeden  Melkonyan  ASALA-MR ‘ın şefi oldu ve Fransa’nın ayrıcalıklı muhatabı haline geldi.

28 Şubat 1983 tarihinde Agopyan Fransada bir ağ kurduğunu isbatlama yoluna gitti. Komandolarından biri, 8 Rue Boudreay adresinde bir seyahat acentesine bomba yerleştirdi. Renée Morin adında bir sekreter, patlama anında öldü,  tavandan düşen bir  parça  başını kopardı. Tesadüf mü?   Bu  saldırının tarihi Agopyan’ın  transit geçerken Fransa’ya uğradığı güne rastlamaktaydı. Radikal lider  ( İsrail güçlerinin Beyrut’u istilasından sonra ASALA’nın kuramsal olarak bir araya geldiği) Şamdan gelmekteydi ve Bulgaristan ile  Yunanistan üzerinden oraya  dönecekti.

Üç hafta sonra, 21 Mart tarihinde Agopyan – Ulusal Ermeni hareketinin kurucusu olan ve eski ASALA destekçisi- genç Fransız Ara Toranyan’ın otomobilinin kaputunun  altına bir bomba koydurmuştu. Toranyan, Boudreau sokağındaki turizm bürosuna yapılan suikasta karşı olduğunu açıklamıştı; öyleseyse o da havaya uçmalıydı. Toranyan kurulan  tuzağın  ışığının daha fazla yanması sayesinde  suikasttan kurtuldu.

Valli Haddad adında olan ve dünyanın neresinde olursa olsun saldırı eylemi düzenleyecek komandolar eli ile suikast yapma politikasını savunan  Filistinli, 1967 yılında Beyrut’ta Agopyan ile tanışmıştı. Irak’ta doğan  ve orada uzun zaman yaşamış olan bu kişinin  o dönemdeki  adı Bedros Havanasyan’dı…. Bu adam  o sırada yaklaşık yirmi yaşlarındaydı Beyrut’un deniz kenarı caddesi olan  Korniş’te  dehşet saçan bir grup  serserinin  lideri rolünü oynamaktaydı. Şiddet kullanma taraftarı, cesur  bir kişi olan  geleceğin Agopyan’ı, Filistin Komandolarına katıldı.  Kendisinin “Kara Perşembe” tarafından gerçekleştirilene benzer ilk  uçak kaçırma olayına karıştığı söylentisi ortalarda dolaşıyordu. 1976 yılında, Münih’te İsrail atletlerini kaçıran komando grubuna  dahilmiş. Bilinen  gerçek ise, bu kişinin,  Kızıl Ordu üyelerinin serbest bırakılmasını zorlamak amacı ile Kuveyt’teki Japon Büyükelçiliğinde yapılan rehin alma olayını  yönettiğidir. Bu son derecede  şiddetli, soğukkanlılıkla ve   dakik askeri bir zamanlama ile  uygulanan  bir darbe olmuştu.

Agopyan, 20 Ocak 1975 tarihinde ASALA’yı kurduktan sonra bile, Filistin Kurtuluş Halk Cephesinin (FPLP) ve onun lideri  George Habbaş’ın yol arkadaşlığını  sürdürdü. 1976 yılında, (  bir bombanon tesadüfen patladığı) Paris’te  17 Rue Bleu adresinde ikamet eden genç Ermeni, (Lübnan’da) Habbaş’ın Askeri  Akademisine katılmıştı. 1982 yılında, Filistinliller Beyrut’tan ayrıldıktan sonra bu okulu ziyaret ettim.  Okul, onu tanımayanlar tarafından “ terorizmin yuvası” olarak  tarif edilmekteydi ve pek çok umut ışığının yanmasına  neden olmuştu. Bu Akademi,   Burc-el Brajniyeh’nin kuzeyinde, bir teknik okulun karşısındaydı….. Akademin binaları yere  gömülüydü. Sınıflar halkların kurtuluşuna ilişkin yayınlarla doluydu; çok sayıda Marksist- Leninist yayın vardı, Sol tarafta  bomba yapımı, bomba kullanımı, tuzak yapım ve bina maketleri gibi pratik çalışmalara ilişkin malzemeler  duruyordu.

Ermeni Carlos’u burada yetiştirilmişti. Yaklaşık on yıl en üst düzeydeki  lider  olmuştu. Agopyan’in  sadece şef olmak üzere yaratıldığını anlamak için onu tanımak lazım. İlk bakışta bile  inanılmaz derecede yoğun  şiddeti temsil ettiği görülüyor; bu haliyle gerçek bir devrim savaşına girmeye karar vermiş olan gençleri, bu  biraz  çılgın gücüyle etkilediği anlaşılıyor. İçinde bulunduğu ruhsal duruma bağlı olarak onlara gidip Papayı öldürmelerini, ya da Paris metrosuna bir bomba koymalarını veya bir uçağı alaşağı etmelerini isteyebiliyor. Bu megaloman, uluslararası düzeyde uzlaşmazlıklar yaratma  rüyası içinde. Örneğin, 1983 başında, Irak’ta birErmeni-Kürt  kırsal savaş grubunu oluşturdu ve bunlara güney Lübnan’da Sayda da hazırlık yaptırdı. Bu gerilla  Türkiye’yi hedef alan bir Kürt isyanı  çıkarmayı öngörmekteydi. Hazırlıklar  sahada  yapıldı, ancak, İsrail Mossad örgütü  kendi muhatabı MIT’i  uyardı. Irak, Ankara’nın ordu ve polisinin kendi toprakları üzerinde operasyon yapmasına izin verdi. CIA tarafından desteklenen bu plan uygulandı. Agopyan’ın gerillaları  katledildi.,

Agopyan’ın Fransa’da bir gerilla oluşturma planı da akamete uğradı. Anlaşılan Orly Hava limanı ASALA örgütünü çok celbediyor ki, 15 Temmuz günü, oradaki Türk Hava Yolların kontuarında bir  bomba patlatıldı. Sekiz yolcu öldü. Elli dört kişi yaralandı. Bu  katliamı Agopyan’ın hareketi üstlendi.

Bu  saldırı  Fransız  Askeri İstihbarat servisi DGSE  için bir  sürpriz değildi; bunların Atinada’ki bağlantısı Fransa’da yeni bir Ermeni saldırısının hazırlandığı bilgisini iletmişti. DST ise şaşırmıştı, zira   bunlar altı aydan fazla bir zamandır Agopyan’ı ve onun  yeni örgütünü izlemekteydiler. DST  durumu kontrol altında tuttuğuna inanmaktaydı. Öte yandan, müdahelede bulunmak ta imkansızdı; zira  Hükumetin içinde Agopyan’ı koruyanlar vardı.  Bu nedenle izleme nisbeten  gevşekti.  Saldırıdan kırk sekiz saat önce, 13 Temmuz  tarihinde, DST  bombayı patlatacak olanları takiğ eden elemanlarını  uykuya yatırmıştı. Tatil dönemiydi, ertesi günü ulusal bayramdı, elde mevcut  elemanlar yetersizdi,  zaman zaman ayak gaz pedalinden çekilmeliydi.

François Mitterand (Orly suikastına) kızdı ve Kamu Güvenliği Müsteşarı Joseph Frranceschi’ye  “ Ama, bu polis te ne yapıyor?  Öğrendiğime göre siz bu Ermeniler hakkın da herşeyi biliyor muşsunuz “ dedi.  Harekete geçildi;  Hazırlanan toplu göz altına alma hareketi hakkında  Hükumet üyelerinin  basını ve hatta Ermenileri  haberdar etmelerini önlemeye yönelik  “haber sızmasını”  engelleyecek   bir sistem oluşturuldı. 16 Temmuz günü  DST’nin izlemeleri sonucunda saptanan 51 kişi göz altına alındı.

Bu  gözaltına almalar sonunda iki Ermeni  hakkında dava açıldı: Ohannes Semerci ve Varoujan Garbicyan.  Suriye doğumlu Garbicyan  ASALA’nın Avrupa’daki askeri patronuydu. Orly’deki bombayı yerleştirdiğini itiraf etti. Bu itirafın  yalnış olduğu  sonradan anlaşıldı. Garbicyan  herhalde  hazırlığı yapmış v e bombayı imal etmişti. Fransa’lı bir Ermeni olan  Semerci ise  uzun süre Garbicyan’ın  avullarını  evinde saklamıştı. Bu bavullar silah doluydu. Kudüs’te din okuklunda öğrenci olan Soner Nayir  aranmağa başlandı. DST bu kişiyi 8 Ekim tarihinde Marsilya’da yakaladı.   Soner Nayir, bombanin patlamasında kullanılan kamping tipi gaz tüplerini  satın  alan kişiydi.

Paris yakınında Creteil’de  Şubat 1985’te görülen davada,  Garbicyanın avukatı ünlü   Jacques Verges, François Mitterand’ın, Gasgton Deferre’in Joseph Francschi’nin, Louis  Mermaz’ın ve Haroun Tazief’in tanık olarak dinlenmesini talep etti. Bunlar mahkemeye gelmediler. Avulat Verges  bunun üzerine mahkemede  şöyle konuştu:”  Bu insanlar,  yaptıkları gizli müzakerelerden  söz ettiğimizde,  yokluklarından yararlanarak onları  suçladığımızı bize  söylemeğe kalkışmasınlar”.

Agopyan’ın  sadık adamları artık kovalanmaktayd. Ama, Orly’de Dimitriu Georgiu  takma adıyla  yakalanan   Amerikalı mimar Monte Melkonian hakkındaki  dokunulmazlık  konsensüsü  sürmektedir. Melkonian, Fransa’ya zarar verecek hiç bir şey yapmama sözü vermişti.  Adı geçen, 1984 Temmuz ayında Bask ülkesinde, Ermenileri, Kürtleri, Filistinlileri ve Baskları bir araya  getiren bir toplantıya katıldı.  27 ve 28 Temmuz’da Aix en Provence kentinde, Ulusal Ermeni Hareketi bürosu üyesi olan Levon Minasyan’la buluştu ; bu kişi Aix kenti öğrenci derneğinin eski başkanlarından biriydi, Hür Radyo da çalışmıştı, sosyoloji doktorasını  bitirmek üzereydi. Oysa, Minasyan, o 28 Temmuz tarihinde bir  posta kamyonuna baskın  düzenlemekle  itham edilmekteydi.  Onu,bir cürüm ortağı  ele vermişti. Melkonyan, Fransız  adaletine mektup yazdı ve serbest bırakılması karşılığında Minasyan lehinde tanıklık yapacağını bildirdi.

1985 yılı sonbaharında, Adalet Bakanı Fransa’da   sembolik olarak  yer altı statüsünde yaşayan  Melkonian’ın  öneridiği pazarlığı kabul etti. Bir yargıç ve  yargı katibi, başları kukuleta ile örtülü adamlar tarafından Melkonyan’ın tanık ifadesini  vereceği,  gizlendiği  yere  götürüldü. Tüm yargı  kademeleri  adalet mekanizmasının  bu  şaşırtıcı  yolculuğundan haberdardır.

Kasım 1985  sonunda, Melkonyan hala Fransa’da bulunmaktadır. 28 Kasim  tarihinde Paris’in 14. bölgesinde bulunan Alesia  meydanından geçerken DST  kendisini  yakalanır. Yanında Benyamin Keşiyan bulunmaktadır; bu kişi ASALA’nın tarihsel  gazetesi Haybaykar’ın gazetecisi olan  bir militan Ermenidir.

Polisler, Melkonyan’ın oturduğunu bildikleri Sain Mandé’deki   evde, bir tabanca, mermiler ve bir infila geciktirme aygıtı bulurlar. Bu ev yirmi dört yaşında Zibur Kaspar adlı bir Suriyeliye aittir.  ASALA-MR ‘ın şefi, Boulouque adlı yargıç  tarafından  silah ve patlayııcı madde bulundurmaktan tutuklanır.Melkonyan’ın eşyaları arasında  ayrıntılı bir inceleme yapan DST, Türk Büyükelçisi Adnan Bulak’ın  resmine ratlar. Ayrıca, Fransız limanlarına uğrayan Türk gemilerinin listesi de  bulunur. Polislerin  ASALA-MR’ın Türklere karşı bir suikast hazırladığı  konusunda  bir kuşkusu yoktur.

Hükumet içinde Ermeni davasına destek veren odaklar tek tek düşmüştür. Tutulamayacak  sözler verilme zamanı geçmiştir. Dünkü dostlar terkedilmektedir. Terk mi?  DST’nin patronları masaya  yumruk indirmiştir. Hem de güçlü bir yumruk. Askeri İstihbarat teşkilatından   gelen bilgilere göre, Sovyetler  ASALA ‘yı Türkiye’ye karşı harekete geçirmiştir. Uyuşmazlığın sebebi bellidir: Sovyetler, Amerikalıları Istanbul’a,  Boğaz’dan geçen Rus  gemilerinin  “röntgenini” çekebilecek  bir elektronik izleme sistemi yerleştirmekle  suçlamaktadır.  Sovyetlerin Ermeni komandolarını kendi üzerlerine    salmaları Türkler için  gerçek bir  kâbustur. DST açısından bakıldığında, verilen bu bilgiyi doğrulamak çok güçtür. Farketmez.  Zaman  artık affetme zamanı değildir.  İktidar, önleme amacı ile Melkonyan’ı tevkif etme konusunda polislere yeşil ışık yakmıştır.  Ermenilerle  barış , böylece  yeniden  bozulmuştur.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*