ERMENİLER VE TÜRKİYE (ARAŞTIRMA)

Türklerin Anadolu’ya gelmesi, Anadolu’nun kaderini değiştirdiği gibi Ermenilerin de kaderini değiştirdi. Bizans’la mezhep ve idari münasebet gerilimi yaşayan Ermeniler birçok defa Bizans’a isyan etmişlerdir. Bizans, Ermenileri Anadolu’nun doğudaki belli bölgelerine iskân ederek onlardan İslam ordularına ve Müslüman Türklere karşı bir tampon olarak yararlanmak ister.  Bu Ermenilerin önemli bir kısmı Malazgirt savaşında Bizans ordusunda savaşmayı reddederek, Philaretos önderliğinde Kilikya’da bir Ermeni Despotluğu kurdular.

Haçlı Seferlerinin kesilmesi ve Anadolu’da Türk hâkimiyetinin kesinleşmesiyle Ermeniler, Osmanlı millet sistemi içinde Hıristiyan tebaanın önemli bir kısmını oluşturdular.

  1. Yüzyıla gelindiğinde, sömürgecilik ve milliyetçilik hareketleri büyük imparatorlukların parçalanmasını hızlandırmıştı. Geri kalmış bölgeleri sömürgeleştiren Düvel-i Muazzama adı verilen İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Çarlık Rusya’sı gibi devletlerin çıkarları Büyük Osmanlı Devleti ile birçok yerde çatışıyordu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Büyük Osmanlı Devleti gibi çok etnisiteli devletlerdeki ayrılıkçı cereyanlar güvenliği tehdit eder hale geldi.

Etnikçilik özellikle Osmanlı Devleti’nde bir iç sorun olmaktan çıkmıştı. Yunan isyanları, İngilizlerin Akdeniz çıkarlarıyla örtüştüğü için İngilizlerden destek buluyor, hatta ünlü İngiliz şair Lord Byron Yunan propagandası yapmakla yetinmiyor, gönüllü olarak Yunan saflarına katılıyordu. Bu dönemde Slav-Ortodoks unsurlar da sık sık Rusya tarafından Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmak adına bahane olarak kullanılmakta idi. Rusya, kendisini Osmanlı Devleti’nin Slav ve Ortodoks tebaasının hamisi olarak görüyordu. Çarlık Rusya’sının bu geleneksel politikasının adı Panslavizm’dir.

Birinci Dünya Savaşı, Almanya’nın sömürgecilik arayışı kadar, Batılı güçlerin Osmanlı topraklarında hâkimiyet ve nüfuz kurma çabalarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle Balkanlarda etnik gerilim nedeniyle büyük kayıplar yaşayan Osmanlı Devleti için artık yeni sorunlar güneyde ve doğuda ortaya çıkacaktı. Araplar arasına gönderilmiş olan pekçok casus ve bunlardan biri olan ünlü İngiliz Lawrence bu dönemde Arap etnikçiliğini kullanarak Osmanlı Devleti’ni zayıflatmaya, baskın operasyonlarıyla cephe gerisinde karmaşa çıkarmaya çalışmış ve başarılı olmuştur.

İçeride yaşanan bu ve benzeri olaylar içinde mücadele etmekte olan Osmanlı Devleti’nin nazarında yeni tehlike, hem Ruslar, hem Batılı Devletler tarafından silah, mühimmat, para ve propaganda boyutlarıyla desteklenen Ermeni etnikçiliği temelindeki terör hareketleriydi. Anadolu’nun her yerine yayılmış Ermeni yerleşimlerine kümelenmiş Ermeni komitacılar, yerel halkı ve cephe gerisi güvenliğini tehdit ediyordu.

Ermeni komitacıların özellikle Doğu illerindeki faaliyetleri, çeşitli tedbirleri gerekli kılmıştı. Silahlı Ermeni çeteleri Türkler kadar herhangi bir olaya karışmayan Ermenileri de tehdit ederek silah zoruyla halkı isyana katılmaya teşvik ediyordu. Hatta bazen kendi aralarında bu gibi anlaşmazlıklar yaşayarak birbirlerini öldürüyorlardı. Birçok cephede savaş veren Osmanlı Devleti için iç bölgelerdeki böyle bir sorun büyük bir güvenlik zaafiyeti yaratıyordu.

Osmanlı Hükûmeti tarafından, savaş devam ederken tedbir amaçlı olarak Tehcir Kanunu yürürlüğe kondu. Kanun uyarınca İstanbul gibi güvenlik sorunu olmayan bölgelerde ve hastalara, belli görevleri ifa edenlere uygulanmamıştır. Tehcir kararıyla Anadolu’nun tamamında güvenlik tehdidi yaratan Ermenilerin belli merkezlerde toplanarak güvenlik zaafının giderilmesi amaçlanmış ve kanun bir yıl kadar sonra yürürlükten kaldırılmıştır.

Anadolu’da tehcir devam ederken, Ermeni komitacıların zulmünün en ağır şekilde hissedildiği Doğu Vilayetlerinde Ermeniler komşu Rus ve Gürcü topraklarına göç etmeye başladılar. Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmiş sayılarak Mondros ateşkesi, akabinde Sevr Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalınca, bu bölgelerdeki Ermeni terör faaliyetleri tekrar canlandı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, özellikle Ermeni tehdidi nedeniyle Kazım Karabekir komutasındaki Türk kuvvetleri terhis edilmemişti ve teyakkuzda beklemekteydi. Ermeni tacizleri ve işgali artınca, Kazım Karabekir ve Deli Halit Bey gibi Milli Mücadele içinde olan subaylar komutasındaki kuvvetler Doğu Cephesi’ni oluşturdular. Doğu Cephesinin kurulması ile Ermeni terör faaliyetleri birer birer söndürülerek, bölgenin Müslüman ve Türk ahalisinin yurtlarına dönmeleri sağlandı.

Milli Mücadele’nin dönüm noktalarından Sakarya Zaferi ve Doğu Cephesi kuvvetlerinin Ermenileri kesin bir yenilgiye uğratmasıyla Türkiye, Sovyetler Birliği, Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan temsilcileri arasında 13 Ekim 1921’de Kars Antlaşması imzalandı. Buna göre Türkiye Acara bölgesini Gürcistan’a bırakmış, Nahcivan’ın Azerbaycan toprağı olduğu kabul edilmiş, Doğu illerinde Ermenilerin iddiaları son bulmuş, bütün ülkeler Kars, Ardahan ve Erzurum illerinin Türkiye’ye ait olduğunu kabul etmişti. Antlaşmayı takiben Sovyet ordusu Ermenistan’a girmiş ve bağımsız Ermeni Devleti son bulmuştur.

Büyük Osmanlı Devleti’nin zayıflamasını arzulayan sömürgeci güçlerin, misyonerlerin ve kendisini Osmanlı tebaası olan Ortodoksların hamisi sayan Rusların tahriki ile, 1800’lü yılların sonuna doğru Ermeni çetelerin terör ve isyan faaliyetleri başladı. İlk olarak Doğu Anadolu’da başlayan çetecilik faaliyetleri askeri açıdan bir tehdit oluşturduğu gibi, sivil halkı da tehdit ediyordu. Azınlık okullarında silahlı eğitim veriliyor, yabancı okullarda Ermeni bölücülüğü teşvik ediliyordu. Ermeni Taşnak Partisi çeteler organize ederken, Osmanlı Mebussan Meclisi’nde temsil edilen Komünist Hınçak Partisi “Türklerle bir arada yaşamayı” savunuyordu. Fakat bu partinin “Gaydz” yani “Kıvılcım” grubunun dağa çıkma bildirisi, Türkiye’nin günümüzde mücadele ettiği PKK terör örgütü ile hemen hemen aynı olması düşündürücü ve ibretliktir.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti bu isyan ve çetecilik faaliyetlerini askeri yollarla bastırma ve sorumlularına hukukî yaptırımlar uygulama yoluna gitmiştir. Fakat Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile terör faaliyetleri cephe gerisinde büyük bir tehdide dönüşmüştü. Asker cephede savaşırken sivil halkı katleden Ermeni çetecileri, aynı zamanda ordu lojistiğini de tehdit ediyorlardı. Birçok Ermeni, düşman ordularının saflarında Çukurova’da, Çanakkale’de karşı cephede yer almaktaydı.

1915 yılına gelindiğinde Tehcir Kanunu çıkarılması vatandaşlarının ve cephede savaşan askerlerinin güvenliği için Osmanlı Devleti açısından kaçınılmaz bir tedbir haline gelmişti. İsyanlar ve Rus Ordusu’nun Doğu cephesinde Ermeni çetecilerle birlikte ilerlemesine karşı alınan ilk tedbir, Osmanlı ordusundaki Ermenilerin silahsızlandırılması olur. Ardından, 1 Haziran 1915’te yürürlüğe giren ve bir yıl yürürlükte kalan geçici Tehcir Kanunu ile cephe gerisinde silahlı eylem yapan, direniş gösteren unsurların tekil ve toplu olarak iskâna tabi tutulması yetkisi askeri görevlilere verilir.

Birinci Dünya Savaşı ve öncesinde diğer ülkelerde de benzer iskân politikaları ulusal güvenlik açısından uygulanmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın büyüklüğü, Osmanlı Devleti’ni o döneme değin askeri operasyonlarla isyan bastırma politikasından, isyanları ve bozguncu faaliyetleri sonlandıracak bir politika uygulamaya mecbur bırakmıştır. 1909 Adana olayları gibi gelişmelerde devletin tutumu asayişi sağlamak üzerinedir. Bu tarihli önemli bir belgede, bir Ermeni tüccarın Adana’da 9 Türk, 6 da Ermeni’nin asıldığını söylemesi devletin olayları yatıştırma tarzına ışık tutar. Osmanlı, asayişi bozan bütün unsurlara hukuk dairesinde muamele etmekteydi.

Sivil halkı ve bizzat Ermenileri çetecilerin faaliyetlerinden korumayı amaçlayan Tehcir kararı, askeri varlığın çok az olduğu Anadolu’da uygulanmıştır. Kanun, hukuk dairesi içinde uygulanarak, hem Türklerin katledilmesini, hem de çeteci faaliyetlerin hedefindeki Ermenilerin alet olmasını engellemiştir. Ermenilerin o dönem Osmanlı toprağı olan Suriye bölgesine sevk ve iskan edilmesini sağlayan uygulama, bir sürgün değil, iskan idi.

Osmanlı Devleti’nin tehcir politikası, Ermenilerin taşınmazlarının kayıt altına alınmasını ve sevk edilen kafilelere iaşe teminini de içermektedir. Vatandaşlarını savaş ve zaruret koşulları içinde kendi toprakları içinde bir başka bölgeye yerleştiren İttihat ve Terakki Hükümeti, bunu yaparken hukuk zemininin içinde kalmaya riayet etmiştir. Osmanlı Devleti kendi tarihi içinde huzur ve asayişin sağlanması amacıyla tehcir ve iskân politikasını Müslüman ahali için de yer yer gerekçeler oluştuğu zamanlarda uygulamıştır.

Çıkarılan Emval-i Metruke kanunları ile 1928 yılına kadar, herhangi bir silahlı eyleme karışmamış ve Türkiye topraklarının dışında kalmış Ermenilere malları karşılığı ödemeler yapılmış, eski Osmanlı vatandaşlarının kanuni hakları gözetilmeye devam etmiştir. 1915’ten çok da uzak olmayan bir tarihte, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmen tanındığı Lozan’da da, “sözde soykırım” gibi bir konunun gündeme gelmemesi, o dönem Türkiye’nin uyguladığı politikaların hukuki oluşunun delilidir.

“Emvâl-ı metrûke” komisyonlarında ödemeleri yapılmış olduğu halde, bugün sözde tarihî mallarına dair davalar açmak isteyen Ermeni diasporası mensupları, bu davalara hukukî bir zemin yaratabilmek için “Sözde Ermeni Soykırımı” iddialarını gündeme getirmeye çalışıyor. Tehcirin gerçekleştiği dönem ve sonrasında hiçbir hukuki tartışma ve müeyyideyle karşılaşmayan Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılan kampanyalar, siyasi Saiklerle meclislerde oylanan Ermeni tasarılarını koz olarak kullanmaya çalışıyor.

Oysa hem yerli tarihçiler, hem yabancı uzmanlar, 1915’teki tehcir kararının hukukî ve koruma amaçlı olduğunda hemfikir…. Çözümsüzlükten beslenen Ermeni Diasporasının iddiaları ve kampanyaları, yalnızca siyasi ve maddi kazanç elde etmeyi amaçlıyor. Türkler ve Ermeniler arasındaki ilişkilerin normalleşmesinden en çok rahatsız olanlar, bu küresel çarktan nemalanan diaspora komitacılarıdır.

1915 yılında Ermenilerin tehcir edildiği Suriye bölgesi, Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’nin sınırları içinden çıkarılmak istenmekteydi. Ancak tehcir ve iskân ile ülke içinde yer değiştirilen Ermeni ahaliden bazıları ve suçu sabit olan komitacılar yurtiçinde kalamayacaklarını anlayarak kaçmak suretiyle zengin batılı ülkelere göç ettiler. Böylece Türkiye sınırları içinde terör faaliyetlerine bulaşmış veya suç işlemiş olanların öncülük ettiği bir Ermeni diasporası doğmuş ve diaspora içinde kümelenen komitacı yapılar, 1900’lerde ilk örnekleri görülmeye başlayan Ermeni propagandasında yeni bir dönemi başlatmışlardır. Türkiye’ye karşı diaspora Ermenilerinin bu tutumu bilhassa bazı batılı ülkeler tarafından diplomatik bir koz olarak görülmekteydi.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin Sevr dayatmasını reddederek Millî Mücadele’yi başlatması ve kazanması, Batılı güçlerin Türkiye’yi paylaşma planlarını suya düşürmüş, Türkiye, dizayn edilen Ortadoğu’da sınırlarını kendisi çizen tek ülke olmayı başarmıştı. Kaba güçle gerçekleşmeyen planlar bu defa yumuşak güç ve diplomatik baskıyla uygulanacaktı. Ermenilerin Anadolu’daki nüfusunun azalması üzerine aynı çevreler Türkiye’yi parçalamak üzere yeni fay hatları ortaya çıkarma gayretleri içine girecektir.

Bu amaçla, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ‘ne baskı oluşturacak husus üzerine yoğunlaşacaktı: Mezhepsel-etnik ayrılıkçılık ve Ermeni meselesi. Batılı ülkelerde yaşayan Ermeni diasporası içindeki komitacı yapılanma ile sömürgeci güçler arasında yeni bir ittifak böylece doğdu.

Bu dönemdeki Ermeni Diaspora Propagandacıları, Sevr’i reddeden ve Sevr’in yerine Lozan Antlaşması ile uluslararası olarak kendisini kabul ettiren Türkiye Cumhuriyeti’ni diplomatik ablukaya alarak, Sevr hükümlerini diri tutmayı hedeflemiştir. Örneğin; Lozan’dan 13 gün sonra Türkiye ve ABD arasında imzalanan Türk-Amerikan Lozan Antlaşması, Amerikan Senatosunca onaylanmamıştır. Yaklaşık dört yıl süren onay çekişmeleri boyunca, eski Osmanlı vatandaşı Vahan Kardaşyan’ın başını çektiği bir lobi grubu, antlaşmanın onaylanmasını protestolar, basın kampanyaları ve lobi faaliyetleri sonucunda engellemiştir.

Bağımsızlığını yeni kazanmış ve diplomatik ilişkilerini yeni kuran bir cumhuriyet için böyle bir baskı, özellikle o yıllarda Sevr’i yeniden uygulamaya koyabilecek bir araç olarak görülmüştü. Ermenistan artık bir Sovyet Cumhuriyeti olsa da, diaspora Ermenileri “Büyük Ermenistan” hayaliyle faşizan tutumlarına devam ediyorlar, Türkiye ve Azerbaycan aleyhine faaliyet yürütüyorlardı. Ermeni propagandası bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin kararlı tutumu nedeniyle amacına ulaşamadı.

İlerleyen yıllarda Ermeni Diasporasının Propagandası bir başka boyut daha kazandı. Batılı ülkelerde yaşayan Ermeni Komitacı Diaspora öncüleri, bu ülkelerin demokrasilerinde bir cephe olarak oy kullanıyorlar, bu sayede maddi ve manevi çeşitli kazanımlar elde ediyorlardı. Ermenilerin bu ülkelerin siyasetinde etkin olmasının ön koşullarından biri, sözde soykırım iddialarının diri tutularak Türkiye aleyhinde faaliyet gösteren siyasi çevrelerle bir ittifak yapmaktı. Bu sayede hem diasporada, hem Ermenistan’da birçok komitacı maddi çıkar elde ettikleri bir “Sözde Soykırım Endüstrisi” kurdular.

Türk Diplomasisinin etkin faaliyetleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kadim ve bölgede varlığını ilelebet devam ettirecek bir devlet olduğunu ispatlaması, Ermeni diasporasının iddia ve propagandasını zayıflattı. 1930’lu yıllardan 1965’e değin Ermeni Komitacılarının Propagandasının görece daha zayıf olduğu bir dönemdir.

1970’lere gelindiğinde Türkiye Soğuk Savaş cepheleşmesinin yanında, Kıbrıs sorunuyla da uğraşmaktaydı. Kararlı bir şekilde yürütülen 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, kimi Batılı devletlerin tepkisini çekmişti. Bu dönemde ortaya çıkan Ermeni terör örgütü ASALA, Türk Diplomatları ve sivilleri hedef alan eylemleriyle Ermeni Terörünün yeni döneminde bir aktör olmuştur.

Ermeni diasporasının iddiaları ve Sözde Soykırım Endüstrisi, Türkiye ile çıkarları çatışan diğer gruplar ve lobilerle işbirliğine gitmiş ve bir yandan terör faaliyetlerini sürdürürken, asılsız iddialarını daha görünür biçimde özellikle Batılı ülkelerin kamuoyunda etkili kampanyalarla paylaşmaya başlamıştır. Türkiye’nin çözüm yanlısı tutumuna karşılık diaspora komitacıları sorunun sürmesinden yana olmuş, Ermeni meselesinin sürekli gündemde tutularak Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanılması planında görevlerini yerine getirmişlerdir.

Ermeni diasporasının ve komitacılarının propagandasının akıl ve bilimdışı iddialarının belki de en güzel ifadesini, olayların şahidi Ermeni Vahan Totovets’in Miras isimli hikâyesinde buluyoruz. Gelin, kendi ağzından dinleyelim:

“Bir varmış, bir yokmuş. Büyük bir savaş kopmuş. Bütün dünyayı barut dumanı kaplamış ve her yerde kandan ırmaklar akmaya başlamış. Zengin soydaşları ve batılı devlet başkanları bu kadim milletin kulağına “Özgürlük vakti gelmiştir. Vur komşuna! Vur onun sopasına kendi haçınla!” diye haykırmışlar. Bu kadim halkın siyah ve güzel gözleri özgürlük arzusuyla parlamaktaymış ve eşit olmayan bir savaşa tutulmuşlar. Vurmuş ve vurulmuşlar. Nihayet bu eski halktan geriye sadece, bir kâbusun hatırası gibi küçük bir kırıntı kalmış.

Ve sonra o zengin soydaşlar ve batılı devlet başkanları, küller ve kemikler üzerinde büyük bir istihza ile gülüşmekteymişler.

Ve gökten üç elma düşmüş…”

1920’li yıllarda Osmanlı eski devlet adamları Avrupa’da suikaste uğruyorlardı. Talat Paşa’nın da aralarında bulunduğu bu kurbanlar, Ermeni eski komitacıların kurşunlarının hedefi olmuşlardı. Sözde 50. Yıl Anması adı altında 1965 yılında dünya çapında bir kampanya başlatan Ermeni diasporası bu tarihten 1973 yılına gelene değin kamuoyunu etkileyecek kampanyalarla yetinmişti.

Ta ki, 1973 yılında eski bir Osmanlı Ermeni’si olan Kurken Yanıkyan’ın 2 Türk diplomata Los Angeles’ta suikast düzenlemesine değin. Bu suikast, Ermeni diasporasının artık yöntem değiştirerek bir dizi insanlık suçuna imza atacağı yeni bir dönemin başlangıcını işaret ediyordu.

Ermeni komitacı AgopAgopyan, 1975 yılında bir grup işbirlikçisi ile menfur örgüt ASALA’nın temellerini attı. Lübnan’da kurulan bu örgüt kısa sürede bütün Ermeni diasporasına yayılacak ve özellikle Türk diplomatları hedef alan bir dizi cinayet işleyecekti.

ASALA teröristleri 21 ülkenin 38 kentinde, 39’u silahlı, 70’i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 silahlı saldırı gerçekleştirdi. Bu saldırılarda Türkiye Cumhuriyeti’nin 42 diplomatı ile 4 yabancı uyruklu kişi hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralandı.

Terör hücreleri şemsiyesine dönüşen ASALA, ilk eylem olarak 22 Ekim 1975’te Viyana Büyükelçimiz DanişTUNALIGİL‘i hedef aldı. 3 kişilik grupla elçiliğe giren ASALA teröristleri, Büyükelçimize Türkçe “Siz Sefir misiniz” diye sordular. “Evet” cevabını veren Danış Tunalıgil’i makineli tüfekle katlettiler ve olay yerinden bir arabayla kaçtılar.

ASALA teröristleri yalnızca Türk diplomatları hedef almıyorlar, Ermeni diasporasının yayıldığı bütün ülkelerde âdî ve organize suçlara karışıyorlardı. Özellikle Soğuk Savaş atmosferinin etkisiyle ASALA çeşitli istihbarat servislerinin de amaçlarına hizmet etmeye başladı. Türk vatandaşları, firmaları ve temsilciliklerinin yanında, Madrid’te Trans World Airlines ve Los Angeles’ta AirCanada ofisleri de ASALA teröristlerinin hedefi oldu.

Batılı ülkelerin ve özellikle Fransa’nın ASALA konusundaki tavrı dikkat çekicidir. Örneğin, 1981’de Paris Başkonsolosluğunu basan ASALA terör örgütü üyeleri güvenlik görevlisi Cemal Özen’i şehit ettiler. Saldırganlar yakalansa da Fransa’da süren mahkemede sadece 7 ay ceza aldılar.

Eli kanlı örgüt, özellikle havaalanlarını hedef alarak birçok sivilin ölümüne neden oldu. Türkiye içindeki ilk eylemi 7 Ağustos 1982 tarihinde Ankara Esenboğa Havalimanı’nda 9 cana mâl olup, 72 kişinin yaralandığı bombalı eylemdir. 15 Temmuz 1983’te Türk Hava Yolları’nın Paris Orly Havalimanı’ndaki, sivillerin bulunduğu bürosuna karşı gerçekleştirilen bombalı saldırıdaysa ikisi Türk, dördü Fransız, biri Amerikalı ve biri İsveçli olmak üzere sekiz kişi ölmüş, 28’i Türk, 55 kişi de yaralanmıştır.

Terörü besleyen ülkelerin ve vatandaşlarının da terör eylemlerinin kurbanı olması neticesinde, Batılı ülkeler de ASALA’yı terör örgütü olarak görmeye başladılar. ABD, Rusya ve AB üyesi birçok ülke ASALA’yı sivilleri hedef alan terörist bir örgüt olarak kabul etmiştir.

1975 – 1985 yılları arasında faaliyet gösteren ASALA, tarihe öyle kanlı ve menfur bir iz bırakmıştır ki, birçok Ermeni de sessiz kalmamış ve ASALA’yıtel’in etmiştir.

Bu Ermenilerden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ArtinPenik, Esenboğa Havaalanı saldırısından 3 gün sonra, 10 Ağustos 1982’de Taksim meydanında kendisini ateşe verdi. ASALA eylemlerinin zalimliği ve Türk-Ermeni ilişkilerine verdiği zararı protesto amacıyla kendisini feda eden ArtinPenik, vicdanlı Ermenilerin sembol ismi olarak beş gün sonra vücudundaki yanıklar nedeniyle hayatını kaybetti.

Sahte belgeler

Ekranda görülen fotoğraf, Donald Bloxham’ın sözde “Büyük Soykırım Oyunu” isimli kitabında yer aldığında büyük ses getirmişti. Erivan’daki sözde soykırım müzesinde sergilenen fotoğraf, iddiaya göre açlıktan ölen Ermeni çocuklarla dalga geçen bir Türk görevlinin fotoğrafı. Fakat fotoğrafın sahte olduğunun anlaşılması uzun sürmedi. Bilkent Üniversitesi’nden Jeremy Salt, fotoğrafın fotomontaj yöntemiyle oluşturulmuş, sahte bir belge olduğunu kanıtladı. Kitabın nüshaları imha edildi, ancak fotoğraf internette halen sözde soykırım iddialarını kanıtlayan bir belge gibi kullanılıyor.

Sözde soykırımı savunan Ermeniler, sözde soykırım iddialarını tarihi belge ve gerçeklerle temellendiremeyince, sahte belge üretme yoluna gittiler. Pekala neden? Zira uluslararası Ermeni diaspora lobisinin asıl amacı 1915 gerçekleriyle yüzleşmek değil, dahil oldukları küresel siyasi yapıların çıkarlarına uygun olarak Türkiye’ye karşı tetikçilik yapmaktır. Bu yüzden, belgelerde sahtecilik ve diplomatik tetikçilik yeni değil, kökleri çok eskiye uzanan bir yöntemdir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme döneminde birçok batılı devlet, Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan gayrimüslim azınlıkların himayesini, Osmanlı Devleti’ni parçalayacak bir araç olarak önemsemeye başlamıştı. Rusya Ortodoksları himaye etmeye çalışırken, Fransa, İngiltere ve Almanya diğer gayrimüslim unsurlarla ilgili taleplerini Osmanlı’ya dayatmaya başladılar. Ermeniler için kırılma noktası, 1878 Berlin Konferansı ve Antlaşması olmuştu: Bu antlaşma ile batılı devletler, Osmanlı tebaası olan Ermenilere ilişkin bir maddeyi kabul ettirmiş, daha sonraki Ermeni iddialarına temel teşkil edecek bir metin elde etmişlerdi.

Birinci Dünya Savaşı’na giden süreçte özellikle Balkan vilayetlerinde yaşayan birçok azınlık, Batı desteği ile bağımsızlığını kazanmıştı. Sıra Osmanlı Devleti toprakları içinde dağınık yaşayan ve Devlet’in bütün avantajlarını kullanarak gelişen Ermenilere gelmişti. Bunun için hem batıda, hem Ermeniler arasında kamuoyu oluşturulması gerekiyordu.

Alman papaz ve oryantalist JohannesLepsius, Türkiye’ye geldiğinde Ermeni örgütleriyle bağlar kurduktan sonra, Alman kamuoyunu etkilemek üzere bir dizi faaliyette bulunmasıyla ünlüdür. Türkiye’yle ittifak halinde bulunan Almanya’nın Türkiye ilişkilerini etkilemeyi amaçlayan bu faaliyetler arasında Almanya-Ermenistan Cemiyeti’ni kurmak ve Ermenilerin durumuna ilişkin bir rapor yayınlamak sayılabilir. İlk olarak 1800’lerin sonunda “Hıristiyan Devletlere Çağrı” isimli bir kitap yayımlayan Lepsius, batı kamuoyunun dikkatini Ermenilere çekmeyi amaçlıyordu.

Lepsius’un sunduğu rapor o dönem Almanya’da rağbet görmemiş ve papazın Türk-Alman ilişkilerini bozmayı hedeflediği düşünülmüştü. Ancak İtilaf Devletleri Lepsius’un sunduğu sözde belgeleri önemsedi, raporunun yayınlanması yasaklanan Lepsius, Almanya’yı terk etti.

Lepsius’un çeşitli belgelerde sözcük ve paragrafları değiştirerek tahrifat yaptığı, Ermeni çetelerinin giriştiği eylemleri örtbas ettiği daha sonraları yapılan araştırmalar ve iddialarını dayandırdığı belgelerin asıllarının ortaya çıkmasıyla anlaşıldı. Yaşadığı dönemde eleştirilen Lepsius’un iddiaları, Ermeniler tarafından tekrar gündeme getirilince, bir kez daha çürüdü. Çağdaşı Alman gazeteci HansBarth, Lepsius’u Türk düşmanı olmak ve Ermenilerin vahşetlerini görmezden gelmekle suçlamıştı.

1918’de Alman Dışişleri Bakanlığı JohannesLepsius’tan Osmanlı sınırları içinde görev yapmış Alman diplomatların yazışmalarını gözden geçirerek, Almanya’nın Ermeni olaylarında herhangi bir suçunun olmadığını ispatlamasını istemiştir. Bunun üzerine JohannesLepsius belgeleri kendisi seçmek şartıyla bunu kabul etmiş bütün arşiv belgeleri arasından 444 Alman diplomatik yazışmasını tahrif ederek eklemeler ve çıkarmalar yaparak Almanya’yı Ermeni olaylarında sorumluluğu olmayan bir ülke olarak göstermeye çalışmıştır. Belgelerde geçen “Ermeni ihaneti” anlatısı yerine “Türklerin sözde soykırımı” bu belgelerdeki tahrifat sonucunda yerleştirilmiştir. Almanya Parlamentosu’nun 2015 yılındaki kararında dayandığı Alman diplomatik belgeleri JohannesLepsius’un üzerinde tahrifat yaptığı bu belgelerden ibarettir.

Ermenilerin belge tahrifatı ve sahte belge üretmeleri, yalnızca Lepsius’la sınırlı değil. Sözgelimi, Andonyan Belgeleri denen ve Talat Paşa başta olmak üzere çeşitli Türk devlet adamlarının emirlerini içerdiği iddia edilen telgraflardan oluşan belgelerin sahte oldukları Şinasi Orel ve Süreyya Yuca’nın çalışmaları sonucunda kanıtlandı. Telgrafların asılları hiçbir zaman bulunamamasına rağmen, Ermeni lobicilerin ürettiği versiyonlar bugün bilimsellikten uzak olsalar da ısrarla kanıt olarak ileri sürülmektedir.

Sözde soykırım lobisi, hakikate ulaşmak ve 1915 olaylarıyla yüzleşmekten kaçınıyor. Ermeni iddialarının ilmî meclislerde değil, siyasi meclislerde gündeme gelmesinin nedeni de budur. Sahte iddialar ve Sevr dayatmasıyla paralel siyasi ajandalar üzerinde bina edilmiş sözde soykırım iddiası, bilimsel olarak her defasında çürümeye mahkûmdur. Ancak sözde soykırım endüstrisi, siyasi ve maddi çıkarları uğruna hem Ermenilere, hem uluslararası kamuoyuna yalan söylemekten çekinmiyor.

G.ÖZTUNA

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*